İnsan davranışlarını klasik kalıpların dışında, çağın diliyle yeniden yorumlayan Murat Öztarhan, geliştirdiği özgün düşünce modeliyle dikkat çekiyor. Uludağ Üniversitesi İktisat Bölümü mezunu olan Öztarhan, eğitim hayatının bir bölümünü Londra’da sürdürdü.
Uzun yıllar iş dünyası, finans, yönetim ve insan ilişkileri alanlarında edindiği deneyimleri farklı bir bakış açısıyla bir araya getiren Öztarhan, bu birikimini özgün bir düşünce çerçevesine dönüştürdü.
Yakında raflarda yerini alacak “İnsan Aplikasyonları” adlı kitabında ise insanın içinde işleyen görünmeyen sistemleri yeni bir dille ele alıyor. Öztarhan, bu çalışmasıyla bireyin iç dünyasına dair farkındalığı artırmayı hedefliyor.
Biten İlişkilerden Sonra En Büyük Yalan
Yazan: Murat Öztarhan
Magazin dünyasında en çok konuşulan şeylerden biri aşktır.
Kim kiminle birlikte, kim kimi terk etti, kim barıştı, kim aldatıldı, kim yeni bir ilişkiye başladı…
Dışarıdan bakınca bunların hepsi birer ilişki haberi gibi görünür. Ama biraz derine inildiğinde başka bir tablo ortaya çıkar: İnsanlar çoğu zaman birbirlerini değil, içlerinde çalışan görünmeyen duygusal sistemleri yaşarlar.
Çünkü her yoğun duygu aşk değildir.
Her özlemek sevgi değildir.
Her geri dönüş pişmanlık değildir.
Her vazgeçememek bağ değildir.
Bazen insan bir kişiye değil, o kişinin içinde tetiklediği eksikliğe bağlanır. Ve en büyük yanılgı tam burada başlar.
Birçok ilişki sevgiyle değil, korkuyla başlar.
Yalnız kalma korkusuyla…
Görülmeme korkusuyla…
Terk edilme korkusuyla…
Ya da birinin ilgisiyle kendini değerli hissetme ihtiyacıyla…
Sonra bütün bu yoğun duyguların üstüne tek bir kelime yazılır: aşk.
Oysa bazen aşk sandığımız şey, sadece içimizde çalışan bir yara olur.
Bir insan neden kendisine iyi gelmeyen birine tekrar tekrar döner?
Neden aşağılandığı ilişkiden çıkamaz?
Neden sevmediği halde bırakamaz?
Neden bitmiş bir hikâyeyi zihninde yıllarca taşır?
Neden bir ayrılıktan sonra karşı tarafı değil de, onun yanında kurduğu hayali kaybettiği için yıkılır?
Çünkü ilişki dediğimiz şey, sadece iki insanın buluşması değildir. Aynı zamanda iki iç sistemin çarpışmasıdır.
Birinin içinde onay arayışı çalışır.
Diğerinin içinde kaçınma duygusu vardır.
Birinin içinde terk edilme alarmı açıktır.
Diğerinin içinde bağlanınca sıkışma korkusu…
Bir taraf fazla verir, kendini unutur.
Diğer taraf alıştıkça değersizleştirir.
Ve dışarıdan bakanlar yalnızca şunu söyler:
“Çok seviyorlardı, niye yürümedi?”
Çünkü sevgi tek başına yetmez.
İnsanın içinde neyin çalıştığı da belirler.
Bugün magazin sayfalarında gördüğümüz birçok ilişkinin ortak tarafı şu: İnsanlar artık sadece ilişki yaşamıyor; ilişki üzerinden kendi eksik taraflarını tamamlamaya çalışıyor.
Birisi sevilerek çocukluk boşluğunu kapatmak istiyor.
Birisi seçilerek değerli hissetmek istiyor.
Birisi elde ederek güçlü hissetmek istiyor.
Birisi vazgeçilmez görünmek istiyor.
Birisi de karşı tarafı kurtararak kendini anlamlı hissetmeye çalışıyor.
Böyle olunca ilişki, sevgi olmaktan çıkıp görünmeyen bir pazarlığa dönüşüyor.
“Beni seç, ben de sana kendimi vereyim.”
“Beni bırakma, ben de sana tahammül edeyim.”
“Beni onayla, ben de bunu aşk sanayım.”
“Beni eksik bırak, ben de seni unutamadığımı zannedeyim.”
İşte bu yüzden bazı ilişkiler dışarıdan tutkulu görünür ama içeriden çürüktür.
Çünkü tutku her zaman derinlik değildir.
Bazen sadece kaostur.
Bazen bağımlılıktır.
Bazen çözülmemiş bir çocukluk açlığıdır.
Bazen de insanın kendi yalnızlığıyla yüzleşememesidir.
Ben uzun zamandır şuna inanıyorum: İnsan ilişkilerindeki en büyük hata, her duyguyu sevgi sanmaktır.
Oysa bazı duygular, sevgi kılığına girmiş karanlıklardır.
Mesela kıskanılmak, sevilmek zannedilir.
Oysa bazen kıskançlık, değer vermek değil kontrol etmektir.
Sürekli aranmak, ilgi görmek zannedilir.
Oysa bazen bu, bağ kurmak değil denetlemek istemektir.
Onsuz yaşayamamak, büyük aşk gibi anlatılır.
Oysa bazen bu, sevgi değil bağımlılıktır.
Ayrıldıktan sonra perişan olmak, “demek ki çok sevdim” diye yorumlanır.
Oysa bazen insan karşı tarafı değil, onun yanında kurduğu hayat hayalini kaybettiği için yıkılır.
İşte tam burada ilişkilere sadece “kim haklı, kim suçlu?” diye bakmak yetmez.
Asıl soru şudur:
Bu ilişkide kimlerin içinde hangi sistemler çalıştı?
Onay bağımlılığı mı?
Kontrol etme ihtiyacı mı?
Terk edilme korkusu mu?
Kaçınma mı?
Değersizlik duygusu mu?
Kurtarıcı rolü mü?
Sessiz manipülasyon mu?
Çünkü insan bazen bağırarak değil, susarak manipüle eder.
Bazen gitmeyerek değil, hep yarım bırakarak karşı tarafı kendine bağlar.
Bazen “seni seviyorum” diyerek değil, sevgiyi belirsiz bırakarak güç kazanır.
Bazen ilişkiyi bitirmez; çünkü bitirirse etkisini kaybedeceğini bilir.
Bugün bitmiş birçok evliliğin, yıkılmış birçok ilişkinin ve unutulamayan birçok aşk hikâyesinin içinde aynı görünmeyen gerçek vardır: İnsanlar birbirlerine söyledikleri yalanlardan önce, kendilerine anlattıkları yalanlarla yaşarlar.
Ve bitmiş bir evlilikten sonra en büyük yalan çoğu zaman şudur:
“Ben elimden geleni yaptım.”
Gerçekten mi?
Kendini anlattın mı, yoksa sustun mu?
Karşı tarafı duydun mu, yoksa sadece kendi kırgınlığını mı büyüttün?
Sevgi verdin mi, yoksa karşılığında görülmek mi istedin?
Affettin mi, yoksa sadece erteledin mi?
Birlikte mi yaşadınız, yoksa aynı evin içinde yan yana yalnız mı kaldınız?
Birçok evlilik aldatmayla değil, uzun süre görülmemekle biter.
Birçok ilişki büyük kavgalarla değil, içe atılan duygularla yorulur.
Birçok aşk ihanetle değil, sessiz değersizleştirmeyle söner.
Ama dışarıya daha kolay cümleler kurulur:
“Nasip değilmiş.”
“Karakteri böyleymiş.”
“Ben çok sevdim.”
“O kıymet bilmedi.”
Bazen bunların hepsi doğrudur. Ama bazen bunlar, insanın kendi iç gerçeğine bakmamak için kurduğu cümlelerdir.
Çünkü insanın en zor yaptığı şey, karşı tarafı kaybetmek değil; yanlış hissettiği bir şeye yıllarca doğru demiş olduğunu kabul etmektir.
Magazin dünyası bize sürekli parlak hayatlar, güzel yüzler, güçlü imajlar ve büyük aşklar gösteriyor. Ama gerçekte en şık görünen insanların bile içinde kırılmış sistemler çalışabiliyor. Çünkü dış görünüş, iç düzenin garantisi değildir.
Ünlü olmak, sevilmeyi bilmek anlamına gelmez.
Güzel görünmek, doğru bağ kurmak anlamına gelmez.
Kalabalıkların alkışı, insanın içindeki değersizlik duygusunu susturmayabilir.
İşte bu yüzden ilişki meselesi sadece aşk meselesi değildir.
İlişki meselesi, insanın kendi iç sistemiyle ne kadar tanıştığı meselesidir.
Kendini tanımayan insan, hissettiği her yoğun duyguyu kader sanır.
Sınır koyamayan insan, fedakârlığı sevgi zanneder.
Değersizlik duygusuyla yaşayan insan, kırıntıları aşk diye toplar.
İçinde yalnızlık korkusu çalışan insan, kötü ilişkiyi bile kaybetmek istemez.
Onay bağımlılığıyla yaşayan insan, kendisini seçmeyen birinin peşinde yıllarını bırakabilir.
Belki de asıl mesele doğru insanı bulmaktan önce, yanlış çalışan sistemi fark etmektir.
Çünkü insanın içindeki yapı değişmeden, partner değişse de hikâye çoğu zaman değişmez. Aynı yara başka yüzde yeniden açılır. Aynı korku başka ilişkide yeniden konuşur. Aynı eksiklik, başka birinin ilgisiyle yine geçici olarak susar. Sonra insan yine aynı soruyu sorar:
“Ben neden hep aynı şeyi yaşıyorum?”
Çünkü bazen kader sandığımız şey, sadece fark edilmemiş bir iç tekrardır.
Aşk çok kıymetlidir.
Ama her yoğun duygu aşk değildir.
Her özlem sevgi değildir.
Her bekleyiş sadakat değildir.
Her geri dönüş iyileşme değildir.
Bazen insan, karşısındakine değil; içinde ilk kez adı konulacak bir sisteme yenilir.
Ve bazen hayatın en büyük kırılması da budur:
Bir gün dönüp şunu anlamak…
Ben bir insanı değil,
onun bende çalıştırdığı duyguyu sevmişim.
Murat Öztarhan
Yorumlar (0)